Biz, en kötü ihtimalleri sevdik!

Kapımıza dayanan savaşlar, katliamlarla birlikte gündem giderek daha karamsar hale geliyor. Ancak işimiz karamsarlığa, umutsuzluğa kapılmak değil. Üstümüze doğru gelen organize cahillik ve kötülüğün gölgesini görüp kaçmak hiç değil. Aksine, üstlerine üstlerine gidip hepsini çıktıkları yere kadar kovalamak gerekiyor. Düşünün ki, bunu siz yapmazsanız kim yapacak?

Aslında, “Siz yapmazsanız kim yapacak” sorusu, yaşadığımız coğrafya açısından sorulması kolay gibi görünen, cevaplaması zor sorulardan biri, belki de en zoru… Zira içinde yaşadığımız kültürün bu soruya verdiği cevap çok kesin: “Ben yapmayayım da kim yaparsa yapsın!”

Kendimizi birey olarak ortaya koyma konusunda da, fikirlerimizi savunma ve hayata geçirme konusunda da, haklarımızı savunma konusunda da son derece çekimser bir kültür tarafından yoğrulduğumuzu hepimiz biliyoruz. Pazarlama üzerine ilk yazmaya başladığım dönemde; Mart 2006’da, o günlerde yayınlanan ve Türkiye’nin “yerli otomobil” macerasını anlatan “Huzurlarınızda Spor Anadol” adlı kitaptan söz etmiştim. Anadol, STC-16, Böcek, Çağdaş gibi cesur denemelerden sonra Türkiye’de yerli otomobil tasarımından nasıl vazgeçildiğini anlattığım yazıya “Marka olmak önce kendine güven ister” başlığını koymuştum. Yazıda ve sözünü ettiğim kitapta, yenilikçi, özgün tasarımlar geliştirmek isteyen heyecanlı mühendislerin önünün nasıl kesildiği, adeta yenilikçiliğin nasıl cezalandırıldığı anlatılıyordu. Eh tabii, Hezarfen Ahmet Çelebi gibi, daha 17. yüzyılda uçmayı başarmış dünya çapında bir mucidin hayatının karartıldığı bir ülkede bunlar normal diyebilirsiniz, ama aradan geçen birkaç yüzyılda yenilikçi insanları sürgüne göndermekten vazgeçmiş olmak da pek yeterli bir gelişme gibi görünmüyor.

Birkaç hafta önce Fransa’da ödül alan tasarımcı Deniz Karaşahin’i bir TV programında görünce nedense bunlar geldi aklıma! Dijital tarayıcılarla kalıp çıkarma olanağı ve üç boyutlu yazıcıları kullanarak kırıklar için alçı yerine kişiye özel plastik sabitleyici tasarımı geliştiren Karaşahin, İzmirli genç bir endüstriyel tasarımcı, girişimci ve aynı zamanda üniversitede öğretim görevlisi. Deniz Karaşahin’in geliştirdiği kişiye özel plastik alçı, delikli özel deseni sayesinde hem hava alıyor, hem kişiye özel üretildiği için kırıkları alçıdan çok daha iyi kavrıyor. Böylece iyileşme süresi kısalırken alçının ağırlığının neden olduğu sorunlar, havasızlığın neden olduğu kaşıntı ve koku, banyo yapma sorunu ve benzerleri ortadan kalkıyor. Üstelik alçının görünümü o kadar “cool” ki, Twitter’de yabancı kullanıcılardan “insan bu tasarımı görünce bir ön önce kolunu kırmak istiyor” türü yorumlara dahi rastladım.   Yabancılar bu tasarımdan böylesine övgüyle söz ederken Deniz Karaşahin, Türkiye’de kendisine yönelik eleştirilerden üzüntüyle söz ediyordu. Küçük görmeler, “zaten ne yaptı ki” demeler, “ilk defa o düşünmedi ki” gibi gizli suçlamalar, kısaca hepimizin yakından tanıdığı,  başarı ve yenilik karşısındaki şüpheci ve kızgın tavır…

Peki, bu şüphecilik, bu kızgınlık hâlâ 4. Murat’ın Hezarfen’e karşı takındığı “bunu yapan adamdan her şey beklenir” tavrının bir devamı mı? Belki biraz öyle. Ama biraz da toplum olarak hâlâ “en iyiyi” arayacak cesaretimizin olmaması. Bu cesareti göstermeye cesaret edenlere karşı duyduğumuz gizli bir kıskançlık ve öfke…

Toplum olarak hep “en kötü ihtimali” hesaplarız ya! En kötü ihtimal köye döneriz, en kötü ihtimal işi küçültürüz, en kötü ihtimal daha küçük bir eve geçeriz, en kötü ihtimal limon satarız, en kötü ihtimal bir süre çorba içeriz… Oysa “en kötü ihtimal” bizi hep ortalama bir yerde tutar. Yani en kötü ihtimali düşünmenin sonunda cevabımız genellikle “ne uzadık, ne de kısaldık” olur. İnovasyon ise en kötü ihtimali bir kenara bırakıp “en iyi ihtimale” odaklanmaktır. Bunun için de gemileri yakar gibi en kötü ihtimalleri yakmak, kendimizi en iyi ihtimali bulmaya adamak gerekir. Deniz Karaşahin, eldeki teknolojiyle bir şeyin nasıl en iyi yapılacağına kafa yorduğu için yenilikçi bir fikir geliştirmeyi başarmadı mı?

Her şeyin en kötü ihtimalini düşünen bir ülkede, en iyi ihtimalleri düşünen insanları sevmemek belki şüphecilik veya kıskançlıktan kaynaklanıyor. Ama tabii zorluklar içinde yaşayan bir toplum olarak hep “en kötü ihtimalleri” düşünmekte pek haksız sayılmayız o da doğru. En iyiye odaklanabilmek için neler yapmamız lazım, onu da başka bir yazıya bırakalım isterseniz…

Written by Güventürk Görgülü

Güventürk Görgülü - İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Yazar ve Danışman

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir